Refinansiering Forbrukslån | Sähkövertailu 2017 | Kredittkort Fordeler | Strømpris | Sector Alarm Erfaringer | Forsikring Sammenligning | Beste Mobilabonnement | Luft til Vann Varmepumpe
Home / İstanbul Dış Mekan Düğün Fotoğraf Çekim alanları

İstanbul Dış Mekan Düğün Fotoğraf Çekim alanları

Çiftler için karar vermesi zor olan seçeneklerden birisi de dış mekan düğün fotoğraflarının nerede çekileceğidir. Fotoğraf çekimlerinin İstanbul da yapılacak olması büyük bir avantajdır. İstanbul içerisinde her tarzda mekan bulabilirsiniz. İsterseniz boğazda isterseniz de tarih kokan sokaklarda düğün fotoğraf çekimleri gerçekleştirilebilir. İstanbul dış mekan çekim mekanları nerelerdir ?. İstanbul’da fotoğraf çeken arkadaşlarım aslında buraları çok iyi biliyorlardır.Bende en büyük hayallerimden birisi istanbulda fotoğraf çekmek bence okadar alan varki bu iş için Gel gelelim takvim ayarlaması yapmak.Aynı gün fotoğraf çekip dönmek gerekiyor.Bir sonraki gün Muğla Akyaka biraz yetişmek zor. Niçin olmasın Belki birkaç günlük bir boşluk yakalayıp olabilir.Bu fırsatı 2013 yılında Fransa Paris için yakalamıştım. Bursa’da ve İstanbul’da bu şansı bir gün yakalayacağım.

M E K A N L A R

istanbul düğün fotoğrafçısıGalata Kulesi-Beyoğlu Fetih’e kadar iki yüz yılı aşkın bir süre boyunca hemen hemen bağımsız bir Ceneviz sömürge kenti olan Galata’nın birkaç kez büyütülen kentsel savunma sistemindeki yirmi dört kuleden ayakta kalabilen tek ve en anıtsal olanı bu kuledir. 1350’de II.Murad‘ın destek ve yardımı ile yapımı tamamlanabilen, Bizanslıların Megalos Pyrgos (Büyük Burç), Cenevizlilerin Torre di Cristo (İsa Kulesi) olarak adlandırdıkları dev boyutlardaki (165 m çap, 68 m yükseklik) Kule Osmanlı döneminde birkaç kez biçim değiştirmiştir. Günümüzde ise 1830’larda aldığı biçimle korunulmaya çalışılmaktadır. Fatih, bir yandan Galata’da kalan Cenevizliler’e görece bazı haklar tanırken, öte yandan da Galata’nın Türkleşmesine girişmiş; bu arada geleneklere uyarak, Kule’nin üst kısmının 1.5 m kadar yıktırmıştır. XVI.yy ortalarında Kule, Türk yapımı, kentin diğer kuleleri gibi sivri konik külahlı bir Osmanlı kulesidir artık. Kule, Kasımpaşa”daki Tersane-i Amire’ye hayli uzak olsa da burada çalıştırılan esirlere barınak, araç ve gerece depo olmuştur. XVII.yy’da İstanbul’u kasıp kavuran yangınlardan herkes haberdar olsun diye Kule’den “kös” vurdurulmaya başlanmıştır. Yangını gözetleyelim derken yüzyılın sonunda Kule’nin kendi de yanar. Sultan II.Mahmud’un emriyle dört tarafında camlı köşkçükleri bulunan, içinde sofası, divanhanesi, birkaç da odası olan bir “cihannüma” yaptırılmıştır. XIX.yy başlarında bu cihannüma da yanar. Kule’nin üst kısmı bir kez daha yeniden biçimlenir: Kemerli, büyük pencereli bir sofa, onun üstünde çepeçevre bir balkonun gerisinde daha küçük kemerli pencereli olan bir çekme kat ve çok sivri, konik külahlı bir çatı. 1875’te rüzgar, o çok sivri külahı uçurunca, yerine çok köşeli, iki küçük katçık yaptırılarak; çirkin bir görünüm kazandırılır. 1960’lı yılların ortasında yaptırılan çok kapsamlı bir restorasyonla Kule çağdaşlaştırılmıştır. 2000’li yıllara girilirken Kule’nin bir kez daha yenilenip, daha ağırbaşlı işlevler edinip, korunmasına çalışılmaktadır. KAYNAK ; İstanbul Beyoğlu belediyesi

Atatürk Arboretumu-Sarıyer

Arboretumlar bilimsel araştırma ve gözlem amacıyla orijini ve yaşları belli, her biri doğru ve dikkatli bir şekilde bir araya getirilmiş olan çoğunluğu ağaç ve diğer odunsu bitki taksonlarının uygun seçilmiş alanlarda yetiştirilip sergilendiği tabiat parçalarıdır. Başka bir açıdan bakıldığında arboretumlar eğitim ve bilimsel yanları ağır basan bilgi, emek ve sabırla meydana getirilmiş birer canlı bitki müzeleridir.

Yeryüzünde kuruluşları yüzyılların ötesine dayanan arboretumların fonksiyonları çok çeşitlilik gösterir. Bunlar; ilk ve orta öğretimden üniversite düzeyine kadar tüm öğrencilere ve çevre halkına otsu ve odunsu bitkiler hakkında bilgi vermek, onları yetişme alanlarında tanıtmak, çevre koruma bilincinin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bunun yanında, dünyanın dört bir tarafındaki eksotik ve endemik bitkileri iklimin müsaade ettiği oranda bir araya toplayarak uzun ve pahalı seyahatlere gerek kalmadan insanlara tanıtmak ve bunların içinden süsleme değeri olanları seçme imkanı sağlamak, nesli kaybolma tehlikesi altında bulunanları koruma altına almak, yabancı orijinli türlerin ülkemize uygunluğu konusunda çalışmalar yapmak da Atatürk Arboretumu’nun görevleri arasındadır.

Atatürk Arboretumu’nun ilk amacı basta İ.Ü. Orman Fakültesi öğretim üyeleri ile öğrencileri olmak üzere Orman Bakanlığı bünyesindeki ilgili kuruluşlar ile orman mühendisleri, peyzaj mimarlarının, diğer fakülteler ile araştırma kurumlarının, yerli ve yabancı bilim adamlarının, doğa severlerin yapacakları incelemelere, bilimsel araştırmalara her yönü ile açık bir canlı laboratuar olarak hizmet vermektir.

Atatürk Arboretumu, Sarıyer ilçesinde bulunan floristik zenginliğiyle birçok yerli ve yabancı botanikçinin ilgisini çekmiş bulunan ünlü Belgrad Ormanı’nın güneydoğusunda 296 hektarlık bir orman parçası üzerinde istanbul düğünkurulmuştur. Sınırları içinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan Kirazlıbent ile 1916 yılında Neşet Hoca tarafından kurulan Türkiye’nin ilk fidanlığını barındıran Atatürk Arboretumu yeryüzündeki diğer arboretum ve botanik bahçeleriyle tohum ve fidan temini konusunda işbirliği içerisindedir.

Orman Genel Müdürlüğü İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’nün Bahçeköy Orman İsletme Müdürlüğü’ne bağlı bir isletme şefliği olan arboretum, bir danışma kurulu tarafından idare edilmektedir. Danışma kurulunda bilimsel otorite I.Ü. Orman Fakültesi’ne, idari otorite Orman Genel Müdürlüğü’ne aittir. Mülkiyet ve finans kaynağı yine Orman Genel Müdürlüğü’dür.

Tarihçesi

Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayrettin KAYACIK’ ın 1949 yılında Orman Genel Müdürlügü’ne Bahçeköy’de bir arboretum kurma önerisinin uygun karşılanmasıyla, Orman Fakültesi ve Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü’nün ortaklaşa çalışması sonucu Büyükdere-Bahçeköy-Kemerburgaz asfaltı kenarındaki 38 Ha.lık bir alanda arboretum kurma çalışmalarına başlanmıştır. Daha sonra arboretumun projesini hazırlaması için Sorbon Üniversitesi Botanik Bahçesi enspektörlerinden Mösyö Camille GUINET İstanbul’a davet edilmiştir. Mr. GUINET’in çalışmaları 1959-1961 yılları arasında aralıklı olarak devam etmiştir ve Atatürk Arboretumu’nun yol ağını planlamıştır. Gerekli ödenekler sağlanamadığından proje hazırlanması yarım kalmış ve Mr. GUINET’ten geriye yol şebekesini içeren ve yollar ile ayrılmış dünya bitki bölgeleri kalmıştır. Ayrıca bu birimlerde yer alacak ağaç türlerinin latince adlarını içeren listelerini de düzenleyerek bırakmıştır.

1982 yılına kadar alt yapı ve dikim çalışmaları yavaşta olsa devam etmiştir. Bu tarihte Atatürk’ün 100. doğum yılı kutlamaları nedeniyle Atatürk Arboretumu adını almış ve 12.7.1982 tarihinde de Orman Bakanlığının en küçük idari birimi olan İşletme Şefliği statüsü kazanmıştır. KAYNAK : İstanbul Üniveristesi

? istanbul fotograf çekim mekanlarıGalata Köprüsü-Eminönü

Eski adıyla Cisr-i Cedit (Yeni Köprü) köprüsü, 1845 yılında I. Abdülmecit’in annesi Valide Sultan tarafından ahşap olarak inşa ettirildi. Kısa sürede eskiyen köprüyü, Kaptan-ı Derya Hasan Ahmet Paşa 1863 yılında yenileyerek, tekrardan hizmete sundu. 19 yy.ın sonlarına doğru Köprü’de artan yaya trafiği nedeniyle, çıkan asayiş olaylarını denetim altına almak için Köprü’nün Galata ucunda, eklektik üsluplu ve süslemeli Aziziye Karakolu inşa edildi. Köprü 37 yıl bu şekilde hizmet verdikten sonra, yerine suyun hareketiyle sallanan ağır bir köprü inşa ettirildi ve 1912 senesinde Sultan 5. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışının üçüncü yıldönümünde açıldı. Ocak 1914 senesine gelindiğinde ise; Elektrikli tramvayların bu köprü üzerinden Eminönü-Karaköy bağlantısı sağlandı. 1987 senesinde Köprü’nün Haliç’e bakan tarafında yeni bir köprünün yapımına başlandı. Ve bu köprünün yapımı tamamlanmadan önce, 1992 yılı mayıs ayında Tarihi Galata Köprüsü nedeni bilinmeyen bir yangın sonucu yanarak büyük hasar gördü. Yangından sonra diğer köprünün yapımı hızlandırılarak, 1992 Haziranında Tarihi Köprü’nün yerinde hizmete açıldı. On bir parçadan meydana gelen Tarihi Köprü’nün Karaköy tarafındaki parçaları yerinde bırakıldı ve yanmayan kısımları da taşınarak Atatürk Köprüsü’nün Unkapanı ayağında karaya bağlandı. Galata Köprüsü eski zamanlarda yangınlardan sıkı bir şekilde korunuyordu. Bu sebeple ahşap döşemelerin yanmaması için, gündüzleri köprüden geçenlerin tütün içmeleri yasaklanmıştı. Ayrıca; Köprü geceleri de kapatılırdı. Köprü ücretli tarifeyle yayalara hizmet ettiği bilindiği gibi, alınan ücrete de müruriye denirdi. Galata Köprüsü mimari bir güzellikten ziyade, İstanbulluların yaşamına yerleşen şiirsel bir imgedir. Galata Köprüsü Projeleri 16 yy.da Sultan Beyazıt Dönemi’nde Floransa’ya bağlı Vinci kasabasında doğan Leonardo da Vinci; Eminönü-Karaköy bağlantısını sağlayacak bir köprü inşası için İstanbul’a davet edilir. Köprüyü yapmak için İstanbul’a gelmeye karar veren Leonardo, Venedik Limanı’nda dönemin yönetimi tarafından vazgeçirtilir. Leonardo’nun bu konuda çalışmaları olduğu, bugün Topkapı Müzesi’nde bulunan yazışmalardan belli olmaktadır. Leonardo’nun Haliç’e yapılacak köprü projesi, iki binli yıllarda Norveç’te hayata geçirilmiştir Ayrıca Michelangelo’nun da burada yapılmasını planladığı bir köprü projesi de vardır. Hazırlayan: Ali Akçakaya

Belgrad Ormanlari-Arnavutköy :

Belgrad Ormanı, Çatalca Yarımadası’nın en doğu ucunda, İstanbul ilinin Avrupa Yakası’nda yer alan doğal oluşumlu ağaçlık bölgedir. Doğusunda İstanbul Boğazı, kuzeyinde ise Karadeniz doğal sınırlarıdır. Bizans ve Osmanlı döneminde İstanbul’a içmesuyu sağlayan en önemli kaynakken; günümüzde kente sağladığı su kentin gereksiniminin çok altında olduğu için daha çok rekreasyonel işlevi ağır basmaktadır. Orman adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın Sırbistan seferi dönüşü beraberinde getirdiği Belgradlıların yerleştirildiği Belgrad köyünden almaktadır. Köy sakinlerinin su kaynaklarını kirlettiği anlaşılınca padişah buyruğuyla köy taşınmış; bu tarihten sonra ormanın ve barındırdığı su kaynaklarının korunması için ilk kez resmî önlemler alınmıştır. Denizden yüksekliği fazla olmamasına karşın yoğun yağış alan bir bölge olan Belgrad Ormanı, Orta Avrupa ve Akdeniz iklimleri arasında geçiş özelliği göstermektedir. Ormanın bu niteliği, farklı bitki türlerinin aynı alanda içiçe büyümesine olanak sağlamaktadır. Ormanın bitki varlığı genel olarak kışın yaprağını döken ağaç ve çalılardan oluşmaktadır. Sapsız meşe, ormandaki baskın ağaç türüdür. Belgrad Ormanı, İstanbul ve çevresinde canlı varlığı açısından da önemli bir bölgedir. Çok sayıda kuş, sürüngen ve memelinin doğal yaşama ortamıdır. Ormana yönelik koruma tedbirleri ve hayvanlar için koyulan av yasaklarıyla, tehlikede olan türler burada rahatça üreme olanağı bulabilmektedir. Su varlığı bakımından da oldukça zengin bir coğrafyası olan Belgrad Ormanları, irili ufaklı pek çok akarsuya ev sahipliği yapmaktadır. Bu akarsulardan bazılarının önüne Osmanlı döneminde bentler kurulmuştur. Orman sınırları içinde farklı noktalara dağılmış toplam 6 adet tarihî bent bulunmaktadır. Günümüzde İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’nün idari sınırları içinde kalan Belgrad Ormanı, 1956 yılında bir mesire ve piknik alanı olarak düzenlenerek halka açılmış ve İstanbulluların kullanımınına sunulmuştur. KAYNAK .Vikipedi, özgür ansiklopedi

istanbul düğün dış mekanBeykoz Korusu-Beykoz

Beykoz Korusu ya da Abraham Paşa Korusu, İstanbul’un Beykoz ilçesinde yer alan bir korudur. İstanbul Boğazı sırtlarında, Beykoz ile Paşabahçe semtleri arasında geniş bir arazi üzerine yayılmıştır. Yüzölçümü 27,9 hektardır. Boğaz’a bakan yamaçlardan başlayarak içlerde Riva’ya kadar uzanır. Doğuda doğal ormanlarla bütünleşir. Koru adını, Mısır Hıdivi Mehmet Ali Paşa’nın yakın adamlarından olan Ermeni kökenli Erem Amira’nın torunu Abraham Paşa’dan (1833-1918) almaktadır. Abraham Paşa, dönemin Osmanlı padişahı Abdülaziz’le dostluk kurmuş ve bir rivayete göre padişahla oynadığı bir tavla oyununda galip gelmesi üzerine bu korunun bulunduğu geniş araziyi kazanmıştır. Sultan Abdülaziz’in ardından Osmanlı tahtına çıkan Sultan II. Abdülhamit, Abraham Paşa’nın İstanbul’da sahip olduğu geniş topraklardan rahatsızlık duymuş,[kaynak belirtilmeli] bu araziyi kendisinden satın alarak, Paşabahçe Koyu’na bakan bölümünü Hürriyet Bahçesi adıyla park olarak düzenleyerek halkın kullanımına sunmuştur. Abraham Paşa’nın mülkiyetindeyken, koru Fransız bahçe uzmanları tarafından düzenlenmiş, içinde köşkler, kuşhaneler ve havuzlar inşa edilmiştir. Türkiye ikliminde doğal olarak yetişmeyen, yurtdışından getirilmiş egzotik bitki ve ağaçlar dikilmiştir. Koru içinde küçük bir tiyatro yaptırılmışsa da, bu tiyatro 1937 yılında çıkan bir yangında yıkılmıştır. İki büyük yapay mağara, beş havuz, kayalarla oluşturulmuş 3 yapay çağlayan bulunmaktadır. Havuzlardan birinin içinde küçük bir yapay ada vardır. Günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan koru, halkın ziyaretine açıktır. İçinde iki otopark, iki kır kahvesi, bir restoran, iki sera, açık spor alanları, çocuk parkı, oturma terasları ve piknik alanları bulunmaktadır. Boğaz tarafından Kocaburun Caddesi ve kuzeyden Kavakdere Caddesi aracılığıyla koruya ulaşılabilir. Koruda bulunan ağaçlar arasında sekoya, kırmızı yapraklı karaağaç ve Japon saforası gibi nâdide türler bulunur. Bunların yanı sıra çok miktarda at kestanesi, çınar, ıhlamur, meşe, erguvan ve akasya türü de bulunur. KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

İstiklal Caddesi-Beyoğlu

İstiklâl Caddesi, (Osmanlıca: (1927’den önce) Cadde-i Kebir, Büyük Cadde, Fransızca: Grande Rue de Péra), İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Beyoğlu’nda Tünel ile Taksim Meydanı arasında uzanan ve 19. yüzyılın sonlarından beri Türkiye’nin en ünlü caddelerinden biri olma vasfını koruyan cadde. 1.400 metre uzunluğundaki caddenin [1] orta noktası Galatasaray Lisesi’nin yanından geçen Yeniçarşı Caddesi’nin caddeyi kestiği ve 50. Yıl Anıtı’nın bulunduğu yer kabul edilir. Paralelinde uzanan Tarlabaşı Bulvarıyla beraber Beyoğlu ilçesinin ana eksenini oluşturur. Ortalama olarak 74 metre yükseklikte yer alan İstiklal Caddesi idari olarak 9 ayrı mahalleyi kapsar. Caddenin ilk şekillenmeye başlaması Haliç’in İstanbul yakasının ve karşısındaki Galata’nın aksine, Bizans döneminden sonraya rastlar. Bizans döneminde Galata surlarla çevrili bir Cenova kolonisiyken ve çeşitli Latin topluluklarını, Katolik ruhbanının kilise ve manastırlarını bulundurur ve Haliç’in bu yakasına Pera (karşı yaka) adı verilirken, nüfusun hemen tamamı surlar içindeydi. Haliç ve Boğaziçi arasında burun yapan Galata sırtlarının en yüksek noktasını ortalama 110 m eğrisinden geçen uzunlamasına ve bugün burunda dar açıyla başlayıp sonra genişleyen Beyoğlu Platosu denilen morfolojik yapı oluşturmaktaydı. Doğuda Boğaziçi’ne, batıda ise Haliç’e hakim olan bu tepe, bağlar, mezarlık, koruluk ve av alanlarıyla kaplıydı. Galata Kulesi’nin biraz kuzeyindeki sur kapısının ilerisinde yokuş yukarı, kent dışına çıkılınca sırtın güney ucuna varılıyor (bugünkü Tünel Meydanı), ondan sonra da mezarlıklar, bağlar, bahçeler arasında dar bir yol uzanıyordu. Burada tek tük bağ evleri ya da yazlık konutlar bulunmaktaydı. Bizans döneminde Galata’nın canlılığı ve ticari özellikleri, kentin Osmanlılara geçmesinden sonra çeşitli güvencelerle daha da gelişince, surlar içine sığamayan Latinler, dışarı doğru taşmaya, gerek Boğaz’a, gerek Haliç’e bakan yamaçlara taşınmaya başladılar. Bu arada sırt boyunca uzanan dar yol da yavaş yavaş değerlendiriliyor ve Grand Rue de Pera’nın nüvesi oluşuyordu. Galata’nın ve giderek Pera’nın ticari önemi arttıkça, İstanbul yakasındaki Venedik, Pisa, Amalfi kolonileri de Pera bağlarına göçecekler, ayrıca Avrupa’dan hem İtalya Yarımadası’ndan, hem de Osmanlı imtiyazlarına sahip Fransızlardan, ama aynı zamanda Hollandalılar ve İngilizlerden de gelip yerleşenler olacaktı. 16. yy’da iyice belirginleşen bu nispi Avrupalı akını sonucunda, Galata surları içinde açılan Fransız Sefareti, bir veba salgınından sonra Pera (Beyoğlu) bağlarının içindeki ve bugünkü İstiklal Caddesi’ne çok yakın bir konuta taşınacak, sonra da Maison de France (Fransız Sarayı) inşa edilecekti (Fransız Elçiliği binası). Saint Antoine Katolik Kilisesi Bu binayı, biraz ötede, ama sırtın Haliç’e bakan kesiminde inşa edilecek İngiliz Sarayı izleyecekti (İngiltere Elçiliği Binası). Bugünkü İstiklal Caddesi alanına giren yöredeki ilk Müslüman yerleşimleri ise 1491’de II. Bayezid’in armağan olarak verdiği arazi üzerinde İskender Paşa’nın bir mevlevi tekkesi kurmasıyla başlar (Galata Mevlevihanesi). Gene II. Bayezid, o zaman “Dörtyol” (Yunanca: Stavrodromion) denilen mevkide bir mescit yaptırmıştı. Asmalı olmasından dolayı böyle bir tanımlama sıfatıyla anılan mescit bugün yerinde yoksa da, adı Asmalımescit Sokağı’nda yaşamaktadır. Aynı dönemde, bugünkü Galatasaray mevkiinde Acemioğlanlar Kışlası kurulmuş, bu kışla I. Süleyman döneminde (1520-1566) yıktırılıp yeniden yaptırılmıştır (Galatasaray Lisesi). Böylece 15. yy’ın sonlarından itibaren Müslümanların yerleşmesi de cadde üzerinde ve çevresinde başlıyordu. Bununla birlikte yöreye esas olarak yabancılar yerleşmekteydi. Avrupa’dan gelenler, kendi geleneklerini, kültürlerini ve yaşam tarzlarını da getirip Pera’da sürdürüyorlar, yabancı nüfus çoğaldıkça onlara hizmet verecek dükkanlar da artıyordu. Grand Rue de Pera’nın, Osmanlıcasıyla Cadde-i Kebir’in yavaş yavaş bir alışveriş ve zanaat merkezi haline dönüşmesi, Avrupalı ya da İstanbullu gayrimüslim esnaf ve zanaatkarlarla başlar. Gene bu dönemde Fransız Sarayı yanında yapılan St. Louis Kilisesi de Beyoğlu’nun ilk Latin kilisesi olarak bilinir (1628). 17. yüzyıl’da Cadde-i Kebir, Galata surlarının kuzeyinde Galata Kulesi yakınındaki Kule Kapısı’ndan başlayıp, Galata Sarayı adı verilen kışla mektebine dek sürüyordu. 17. yy gezgini Eremya Çelebi orada gördüğü bellibaşlı binaları, Galata Sarayı’na doğru, Ceneviz elçisinin evi, Hollanda Elçiliği, Fransisken Kilisesi, Terra Sainte Kilisesi, onun biraz aşağısında Venedik Elçiliği onun da yakınında Fransız Elçiliği, ileride tepede, Kasımpaşa’ya bakan bir mevkide İngiliz Elçiliği olarak belirtiyordu. 18. yy’da Grand Rue de Pera ekseni etrafında Beyoğlu’nun oluşması devam etti. Bugünkü Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu’nun bulunduğu bina (Hollanda Elçiliği binası) eski elçilik binasının yanması üzerine, şimdiki yerinde inşa edildi, İsveç Sarayı da (İsveç Elçiliği binası) bu yüzyılın ortalarında satın alınıp genişletildi. Saint Antoine Kilisesi de ilk kez 1752’de yapılmıştır. Santa Maria Draperis Kilisesi ise yangın ve deprem geçirerek bugünkü haliyle 1769’da inşa edilmiştir. 18. yy’ın sonu gelindiğinde Cadde-i Kebir karşılıklı binalarla dolmuştur, ama Galata Sarayı’ndan sonrası gene boştur, tek tük evler vardır. O dönemin seyyahlarının yazdıklarına göre kalabalıklaşmasına ve konut fiyatlarının hayli artmasına rağmen, birkaç kagir bina dışında, evler genellikle ahşaptır, bazı bölümleri ise kerpiçtir. İstiklal Caddesinin Taksim girişi 19. yy’a girildiğinde Grand Rue de Pera eksenli Beyoğlu hala bir çeşit sayfiye yer ya da Galata’nın bir banliyösü gibiydi. Cadde-i Kebir’in bugünkü tarzının gerçek şekillenmesi 19. yüzyılın ikinci yarısında başlar ve böyle bir caddenin oluşması Tanzimat’ın ürünü sayılabilir. Osmanlı toplumunun üstten gelen reformlarla Batı’ya açılması, kuşkusuz ki birçok Osmanlı aydını, genç soylusu ve zenginini Avrupa yaşam tarzına “alafranga” veya “Frenk usulü” denilen yaşama yönelttiği gibi, İstanbul’daki Levantenlerin ve konuk Avrupalıların ıslahatlarla elde ettikleri imtiyazlar birleşince Grand Rue de Pera birdenbire lüks, şık binaların yapıldığı, Avrupalı dükkanların, eğlenme ve dinlenme yerlerinin açıldığı son derece önemli bir merkez haline dönüştü. Gelişme özellikle Abdülaziz döneminde hızlandı ve yüzyıl biterken, Paris’teki La Belle Epoque tarzı yaşam ve tüketim Türkiye’de Grand Rue de Pera’da somutlaştı. Bu süre içinde sokakların taşla döşenmesi, gazla aydınlatılması, kanalizasyonların yapılması, daha sonra elektriğin getirilmesi, Tünel’in inşası, atlı tramvaylar, elektrikli tramvaylar vb ile çok sayıda altyapı hizmeti gerçekleştirildi. Bütün bu hizmetler özellikle Tünel-Taksim ekseni aksında yoğunlaşmaktaydı. Ona paralel Şişhane-Tepebaşı-Tarlabaşı-Taksim ekseni ise Cadde-i Kebir’in gelişmesinin yanında ikincil kalıyordu. Kısacası, servet, zenginlik, ihtişam bu caddede toplanıyordu. 20. yüzyıl’ın ilk yarısı, savaşlara, işgallere, karartmalara rağmen adı Cumhuriyetin ilanı’ndan sonra İstiklal Caddesi’ne dönüşen caddenin altın çağı oldu. Sinema ve tiyatrolarıyla, önemli lokantalarıyla, kafeleriyle, pastaneleri ve otelleriyle cadde görkemini her koşul altında sürdürdü, belki de en olağanüstü dönemini 1917 Ekim Devrimi’nden ve özellikle iç savaştan sonra ülkelerinden kaçan Beyaz Rusların kültürleriyle, müzikleriyle, alışkanlıklarıyla, özgül giysileriyle, askeri üniformalarıyla caddeyi ve arka sokaklarını kapladıkları yıllarda yaşadı. 19. yüzyıl’ın sonlarında ve özellikle 20. yy’ın ilk çeyreğinde Cadde-i Kebir çok sayıda dilin konuşulduğu, Osmanlılarda var olan bütün etnik toplulukların, pek çok ulustan Levantenin ya da yabancının yaşadığı, gezdiği, eğlendiği, alışveriş yaptığı inanılmaz derecede kozmopolit bir yerdi. Cumhuriyetin ilanı’ndan sonra geçen zaman içinde, belli bir Türkleştirme politikası izlenmekle birlikte, Beyoğlu ve onun ekseni olan İstiklal Caddesi değişik renklerini, tonlarını korudu. Ama kuşaktan kuşağa Levantenler azaldı, yabancılar ülkelerine döndüler. Gayrimüslimlere yönelik olarak II. Dünya Savaşı sırasındaki Varlık Vergisi ile 1955’teki 6-7 Eylül Olayları gibi politikalar İstanbul’dan göçlerle sonuçlandı; özellikle Rum nüfus düştü, İsrail devletinin kurulması ise Yahudilerin göç etmesine neden oldu. Gidenlerden boşalan yerlere aynı zanaatlar, beceriler, ilgi alanları ikame edilemedi. İstiklal Caddesi yeni bir kimlik kazanamadı, tersine eski kimliği dejenere oldu, kültürel dokusunun içi boşaldı. Böylece Beyoğlu ve İstiklal Caddesi yavaş yavaş köhneleşmeye, fakirleşmeye, zevksizleşmeye terk edildi. Binalar bakımsız kaldı, yıkılıp yerlerine çirkin ve ucuz yapılar inşa edildi. 1950’lerde başlayan büyük kentlere olağanüstü göçlerden, en çok da İstanbul nasibini aldı. Anadolu’dan gelenlerden işçileşenler gecekondu semtlerini oluştururken, lümpenleşenler de İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarını mesken tuttular. Sayısız kahvehane, aşhane, batakhane erkek olsun, kadın olsun lümpenlerin barınağıydı ve hepsi de İstiklal Caddesi ekseni etrafında toplanmışlardı. Bunun sonucu 1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda İstiklal Caddesi çok kötüledi, alışveriş merkezi niteliğini Halaskargazi Caddesi, Nişantaşı ve Etiler ile paylaşmak zorunda kaldı. Ama 1990’lı yılların başından itibaren İstiklal Caddesi’nde yeniden bir düzelme gözlenmeye başlandı, mimari değer taşıyan eski şık binalar onarıldı, ön cepheleri temizlendi, cadde o eski köhneliğinden sıyrılmaya yöneldi. Yan sokakların hiç değilse caddeye açılan kesimleri çoğunlukla trafiğe kapatıldı, zemin taşları yenilendi, kadınların da gidebilecekleri, oturup vakit geçirebilecekleri birçok yer açıldı. Caddenin özellikleri[değiştir | kaynağı değiştir] İstiklal Caddesi’nin boş olduğu gecelerden birisi İstiklal Caddesi ve çevresi geçmişten kalma olumlu ve olumsuz özelliklerini bir arada sürdürmekle beraber Türkiye’nin istisnasız en kozmopolit bölgesi olma özelliğini de taşımaktadır. İstanbul’a gelen yabancı ve yerli ziyaretçilerin olmazsa olmaz ziyaret mekanı olan İstiklal Caddesi sabaha karşı sayılabilecek saatler dışında hemen hemen günün her saatinde her daim kalabalıktır. Dünyaca ünlü markalardan ucuz giysi satan pasajlara kadar cadde bugün alışveriş bakımından çok büyük ölçüde bir giyim mağazaları kompleksi gibidir. Giysi, iç çamaşır, aksesuar, bijuteri, kundura-çanta dükkanları, cadde üzerindeki alışveriş yerlerinin takriben yarısını oluşturmaktadır. Geri kalanları ise bankalar ile neredeyse her türlü damağa ve bütçeye hitap eden çabuk yemek (fast food) büfelerinden, küresel lokanta zincirlerine, balık lokantaları, muhallebiciler, tatlıcılar ve börekçiler gibi geleneksel tatlara uzanan lokantalar oluşturur. Gece gezmeleri için ise meyhanelerden türkü evlerine, fasıl mekanlarından rock barlara, striptiz kulüplerinden eşcinsel barlarına kadar uzanan muazzam genişlikteki bir yelpazeye sahiptir. Cadde ayrıca, tiyatro, sinema, kitabevleri ve sanat galerileri gibi birçok kültür merkezine ev sahipliği yapar. Aynı zamanda yıllardır haklarını savunmak, seslerini çıkarmak ve bu toplumda görünür olmak isteyen birçok kişi bu caddede buluşup, haklarını savunmuşlardır. 15 Mayıs 2011 tarihinde onbinlerce kişi Türkiye’de 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek olan yasayı protesto etmek için toplanmışlardır. Yani tek bir Beyoğlu, tek bir İstiklal Caddesi yoktur ya da Beyoğlu’nu ve İstiklal Caddesi’ni tek yönlü, tek boyutlu görmemekte yarar vardır. İstiklal Caddesi ve civarı çok parçalı bir bütündür. Nostaljik tramvay[değiştir | kaynağı değiştir] Ana madde: Taksim-Tünel nostaljik tramvayı Tramvay hizmeti 1869’dan 1966’ya kadar İstanbul’da önce atlı sonra da elektrikli olarak sürdürülmüştü. Tramvay 1990 yılı sonlarında motorlu araç trafiğine kapatılan Tünel-Taksim arasında “Nostaljik Tramvay” adıyla tekrar işletmeye alındı. 1,65 km uzunluğundaki bu güzergah tek hatlı olup bir matris ve römorktan oluşan iki vagonludur. Günlük ortalama 2.500 yolcu kapasitesiyle ulaşımdan çok turistik amaçlı bir hizmettir. 1990’lı yıllarda tramvay raylarına paralel olarak dikilen ağaçlar 2005’te söküldü.

KAYNAK : Vikipedi, özgür ansiklopedi

Ataköy Marina-Ataköy

Ataköy, İstanbul’un Bakırköy ilçesinde yer alan bir semt olup Türkiye’de uygulanmış ilk uydu kent projelerinden biridir. Yunus Emre Kültür Merkezi, Bakırköy Belediye Konservatuvarı, Galleria Alışveriş Merkezi, Ataköy Marina, Atrium AVM gibi kurum ve merkezleri de semt içinde bulunur. TarihçeDeğiştir Emlak Bankası’na ait bir proje olan Ataköy’ün ilk olarak 9-10. kısmı 1986 yılında kuruldu. 1990’da da 7-8. kısım faliyete geçti.[1]Sonrasında 11 kısıma kadar yayılan apartman bloğu tarzındaki yapılarıyla 4 farklı mahalle idaresine bölünmüş bir semt oldu. Coğrafya ve ulaşımDeğiştir Bahçelievler’in Şirinevler mahallesine komşudur ve iki bölge birbirlerine E-5 (D-100) karayolu üzerinden bir üst geçit ile bağlanır. Bugünkü AtaköyDeğiştir Ataköy bugünkü haliyle, merkezlere yakınlığı, yapıların kalitesi, park ve yeşil alanları ile İstanbul’un en lüks semtlerindendir. Bölgede hala gelişmekte olan Residence arazileri ve siteleri Ataköy’ün değerini giderek arttırmaktadır. Ataköy Bugün 4 muhtarlık tarafından yönetilmektedir. Bunlar: Ataköy 1. Kısım, Ataköy 2-5-6. Kısım, Ataköy 3-4-11. Kısım ve Ataköy 7-8-9-10. Kısım’dır.

izmir düğünSultanahmet Meydanı

İstanbul’un en önemli meydanlarından biridir. Bizans devrinde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı olarak bilinen Roma sirki de Meydanın içerisindedir. Tarihçe Değiştir Matrakçı Nasuh tarafından yapılmış Sultanahmet Meydanına ait bir Osmanlı minyatürü, 1536 Günümüze çok az kalıntıları kalan Bizans devri önemli yapıları ve abideleri Hipodrom çevresinde inşa edilmişti. “Büyük Saray” diye bilinen İmparatorluk Sarayı Hipodromun yanından başlar, aşağılara, deniz kenarına kadar uzanırdı. Bu Saraydan günümüze bir büyük salonun yer mozaik panosu gelebilmiştir. Şehrin en önemli meydanı Agusteion ve burası ile cadde arasında Milerium zafer takı bulunurdu. Cadde, Roma’ya kadar uzanan yolun başlangıcı idi ve ilk kilometre taşı da buradaydı. Hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idare ve sosyal merkezler bu civara yerleşmişlerdi. Semt Bizans ve Türk devirlerinde de merkezi önemini devam ettirmiştir. İstanbul’un en önemli abideleri Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yerebatan Sarnıcı burada, Hipodromun çevresindedir. Şehrin ana caddeleri (aşağı limana inen ve batıya şehir surlarına doğru gidenler) Hipodromdan başlar ve yamaçları takip ederdi. Yol kenarları ticari kuruluşlar ve ikametgahlarla çevrili idi. Yan yollar dar ve bazıları basamaklarla yokuş aşağı uzanırlardı. Anayol kaldırımları bazen iki katlı, galerili inşa edilmişlerdi. Roma İmparatorluğu ve sonradan Bizans İmparatorluğu devrinde hipodrom şehrin toplantı, eğlence, heyecan ve spor merkezi olarak 10. yüzyıla kadar önemini sürdürmüştü. Araba yarışları yanında, müzisyen toplulukları, dansözler, akrobatlar, vahşi hayvanlarla kavga gösterileri, toplantılar yapılırdı. Bütün bu faaliyetler için ise Roma devrinde bol tatil günleri mevcuttu. Hipodrom Bizans döneminde devlete karşı ayaklanmaların da merkezi olmuştur. İustianus’un saltanatında gerçekleşen Nika Ayaklanması bunlardan biridir ve komutan Belisarios’un yine burada kıstırdığı ayaklanmacılardan 30.000 kadarını öldürmesiyle bastırılmıştır. Daha sonra 1185’te İmparator Andronikos Komnenos’un linç edilmesi de burada olmuştur.. 1880 tarihli Hipodrom Meydanı. Ön planda Dikilitaş ve arka planda Ayasofya Camii Dev ölçüde bir U harfi şeklinde olan hipodromun doğu uzun tarafında, damında 4 bronz at bulunan, balkon şeklinde, imparator locası yer alırdı. Ortada, hipodromun kum kaplı sahasını ikiye bölen, arabaların etrafında yarıştığı alçak bir duvar, bu duvarın üstünde de İmparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilen abideler ve meşhur at yarışçıları ile atlarının heykelleri bulunurdu. Şöhretli bir araba yarışçısı akla gelebilecek her türlü maddi olanak içinde yüzerdi. Yarışçılar yeşil-mavi-beyaz-kırmızı gibi politik güçleri de olan takımlara ayrılmışlardı. Zaman, zaman yarışlara politika karışır, karşılıklı güçlerin mücadeleleri korkunç katliamlara dönüşebilirdi. Hipodrom günümüze zemini 4-5 metre yükselmiş ve kalabilmiş 3 abide ile gelmiştir. Bunlar Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirilen Obelisk ve Delfi’deki Apollon tapınağından getirtilen Yılanlı Sütun’dur. Osmanlı devrinde, bu meydanda bazen, eski günlerindeki zengin gösteriler gibi, çeşitli festival ve gösteriler tertiplenmişti. Hipodrom’un batısında, Sultan Ahmet Camii’nin karşısında yer alan Kanuni’nin sadrazamı İbrahim Paşa Sarayı 16. yy. zengin ve tipik özel sarayların günümüze gelen tek örneğidir. Bu güzel yapı Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak ziyarete açıktır. Hipodromdan günümüze yuvarlak güney ucu kalmıştır. Bu büyük kemerlerle donatılmış tuğla bir yapıdır. Sonraki devirlerde Hipodromun taş blokları ve sütunlarının tamamı başka yapılarda kullanılmıştır. Hipodrom girişi sağındaki parkta 4-5 yy. ait özel saray kalıntıları, az ilerisinde de Aya Öfemiya Bizans Kilisesinin kalıntıları bulunmaktadır. Osmanlı zamanında da Yeniçeri isyanları bu bölgede gerçekleşir, kırk gün kırk gece süren şehzade sünnet düğünleri, şenlikler burada yapılırdı. İstanbul’da Halide Edip’in işgale karşı konuşma yaptığı 1920 Sultanahmet mitingi de burada yapılmıştır. MekanDeğiştir Sultanahmet meydanının yanında Yerebatan Sarnıcı ve Binbirdirek Sarnıcı bulunmaktadır. Binbirdirek Sarnıcında 224 sütun direk bulunur ve 4. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Yerebatan Sarnıcı ise 336 sütundan oluşur ve MS (527-565) de yapılmıştır. Osmanlı döneminde ikişer kez restore edilen bu sarnıçlar, şu an kültürel faaliyetler için halkın kullanımına açılmıştır. Meydanın orta yerinde Kayzer Wilhelm’in ziyaret hatırası olarak yapılmış olan Alman Çeşmesi bulunmaktadır. Meydanın batısında ise İstanbul Adliyesi yer almaktadır. Meydan günümüzde İstanbul’un en önemli turistik merkezidir.

Beykoz Kundura Fabrikasi-Beykoz

Tarihçe Tarih, Kültür, Doğa ve Huzur Kenti BEYKOZ İstanbul, medeniyetlere başkentlik yapmış bir dünya şehri. Bu şehrin en güzel yerlerinden biri Boğaziçi ve onun bir parçası olan Beykoz’dur. Üç bin yıllık tarihi ile Beykoz, İstanbul’da Osmanlı’nın fethettiği ilk yer olması; Sultan Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Anadoluhisarı ile fethin müjdeleyicisi; Göksu, Küçüksu, Akbaba, İncirköy, Beykoz çayırı ile İstanbul’un mesiregahı olan bir belde. Sinesinde Yuşa hazretleri başta olmak üzere kadim Beykozlulara ebedi istirahatgah olan bir belde. Beykoz’un tarihine ilişkin olarak bilinen en eski tarih M.Ö. 900’lerdir. Bu dönemde deniz yoluyla gelip Beykoz’u kendilerine yurt edinen Traklar, Beykoz’da yerleştiği bilinen ilk halk olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar sanat tarihçileri ve arkeologlar çok daha önceki dönemlerde Karadeniz’den Boğaz’a doğru seyreden tepelerde Apollon tapınağı benzeri yapıların olduğunu öne sürmekte ve dolayısıyla da Beykoz’un bir kent olarak tarihini çok daha önceki tarihlere götürmek gerektiğini iddia etseler de, örgütlü bir toplumsal hayatın Beykoz’da söz konusu tarihle birlikte başladığını söyleyebiliriz. Traklar Beykoz’a geldiklerinde, kralları Amikos’un ismine binaen, buraya “Amikos” adını vermişlerdir. Amikos, Beykoz’un bilinen en eski adıdır. Boğaz’ı geçerek Beykoz’a gelen Traklar burada Bebrik Devleti’ni kurmuşlardır. Bir rivayete göre Bebrikler isimlerini Akdeniz kıyısında, Pirenelerin kuzeyinde ve güneyinde bulunan eski bir İber kavminden almışlardır. Bebrikler M.Ö. 337 yılında Bitinyalıların saldırısına uğramış ve Bebrik Devleti uzun süren kanlı mücadele ve savaşların ardından yıkılmıştır.Beykoz (Amikos), yönetim mekanizmasının babadan oğula geçen bir krallık sistemine bağlı olduğu Bitinyalılar devrinde tam dokuz kral görmüştür. M.Ö. 74 yılında Bitinya kralı IV. Nicomedes ölüm döşeğindeyken tüm krallığını Roma imparatorluğuna devretmiştir. M.S. 395 yılında Roma İmparatoru Büyük Teodosyus imparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye bölene dek Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan Beykoz, bu tarihten itibaren Bizans İmparatorluğunun egemenliği altına girer. Pers İmparatorluğu 609 yılında Beykoz’u sınırlarına dâhil eder. Persler altmış yıl bu topraklarda kaldıktan sonra, 669 yılında Müslüman Araplar bu toprakları Perslerden alırlar. Kısa bir süre sonra çekilen Arapların ardından bölgenin hâkimiyeti yeniden Bizanslıların eline geçer. Bizanslıların bölgedeki bu üstünlükleri yedi yüz yıldan daha fazla, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’ın bölgeyi ele geçirdiği tarih olan 1402 yılına kadar devam eder. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethinden 51 yıl önce, Beykoz (Amikos) Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisine dâhil edilir. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına dahil edilen kentin adı bundan böyle Amikos değil, Beykoz’dur. Beykoz isminin nereden geldiğine ilişkin olarak da çeşitli rivayetler söz konusudur. Bu rivayetler içerisinde en bilineni, Beykoz isminin Kocaeli beylerbeylerinin Beykoz’da oturmasına nispetle üretilenidir. Rivayete göre Farsçada köy anlamına gelen kos sözcüğünün Türkçe bey sözcüğüne eklenmesi sonucunda ortaya çıkan Beykos (Beyköyü) sözcüğü kentin adı olarak kalmıştır. Beykos zamanla Beykoz’a dönüşmüştür. Bilinen bir başka rivayet ise, Beykoz isminin, kentin Osmanlı idaresi altına girdiği dönemden sonra kentte inşa ettirilen On Çeşmeler adlı bir çeşmenin yanında bulunan büyük bir ceviz ağacına binaen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu rivayete göre söz konusu dönemde koz kelimesi ceviz sözcüğünü nitelemek üzere kullanılmaktadır. Bu yörede ceviz ağaçlarının çok fazla sayıda bulunması nedeniyle de bu yöreye Binkos adının verildiği ve bu ismin zamanla Beykoz ismine dönüştüğü öne sürülmektedir. Muhteşem dereleri, birbirinden güzel mesire yerleri, bereketli toprakları, cömert denizi ve aynı zamanda geniş bir av sahası da olan yemyeşil ormanlarıyla bir masal kentini andıran Beykoz, Osmanlı Devleti tarihinde önemli bir yere sahiptir. Av alanlarının uygunluğu münasebetiyle Osmanlı yönetici sınıfının gözde mekânlarından birisi olmuştur Beykoz. Padişah başta olmak üzere avın kendileri için bir tutku olduğu saray erkânı, Osmanlı’nın son dönemlerine dek Beykoz’u kendilerine mesken tutmuşlardır. Özellikle Tokat Bahçesi, bugünkü Akbaba köyü civarı ve Çubuklu yöresinde düzenlenen av partileri ile ilgili birçok tarihsel anekdot ve resmi kayıt söz konusudur. Ünlü seyyah İbn Battuta’dan öğrendiğimize göre, av partileri Türk yönetici sınıfının ayırt edici özelliklerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bölgeler Osmanlı yönetici sınıfının avlanma yeri olarak tayin edilmiş bölgeler olup, tebaadan birilerinin avlanması yasaklanmıştır. Beykoz’un gözdesi köşklerin bu bölgede ortaya çıkışları doğrudan bu av merakıyla bağlantılı bir gelişmedir. Zamanla padişahların ve önde gelen saray erkânının konaklayabilmesi için birbirinden güzel av köşkleri inşa edilmiştir Beykoz’da. Bu bağlamda bugün maalesef arkasında herhangi bir iz bırakamayan, tarihsel önemi haiz av köşklerinden olan Tokatköy’deki Tokat Kasrı ve bahçelerine değinmek yerinde olacaktır. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Tokat Kasrı’nın Fatih Sultan Mehmed tarafından yapıldığını şu cümlelerle anlatmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in seferde olan sadrazamının gönderdiği haberci, nefes nefese, heyecanla Tokat’ın fethedildiği müjdesini verince Fatih Sultan Mehmet: “Tez şurada bir bahçe yapılsın ismine de Tokat bahçesi denilsin. Tokat surlarına benzeyen bir set çekilsin (…)” demiş. Etrafı surlarla veya çitlerle çevrili bu bahçe içerisinde bir zarafet timsali bir köşk, muhteşem bir havuz, enfes bir şadırvan ve güzel bir hamam yaptırılmış, geniş bir alana sahip olan bahçesinde ise av hayvanları yetiştirilmiştir. Bu yapının yer aldığı Tokatköyü’ne muhteşem bir kemerli beton köprü üzerinden geçmek suretiyle varılmaktadır. Bu kasrın ve bahçenin bakımı emri altında yüz bostancının bulunduğu bir bahçıvan başı tarafından sürdürülmüştür. Bu kasrın özellikle genç yaşta tahta çıkan IV. Murat (1623-1640) tarafından çok beğenildiği bilinmekte, onun bu bahçenin çimenliğinde cirit oynattığı söylenmektedir. Yapıldığı tarihten itibaren Tokat Kasrı’na ve Beykoz’un bizatihi kendisine tahta geçen bütün Osmanlı Padişahları’nın rağbet gösterdikleri bilinen bir gerçektir. En fazla tercih edilen av türleri kuş, geyik ve karaca avı olmuştur. Kuş avı daha ziyade doğanlar kullanılarak yapılırken, geyik ve karaca avı eğitilmiş köpekler kullanılarak yapılırdı. Özellikle yenileşme döneminin Osmanlı Devleti’nde nasıl bir seyir aldığını izlemek açısından Beykoz’da düzenlenen av partileri oldukça enteresan malzemelerle doludur. On sekizinci yüzyıl sonrasında Sakson türündeki av köpekleri Avrupa’dan getirilmeye başlanmıştır. Ava en düşkün padişahın kendisi için “avcı” lakabının kullanıldığı IV. Mehmed (1642-1693) olduğu söylenir. IV. Mehmed’in en kısa avının üç ay sürdüğü rivayet edilir. IV. Mehmed av merakı nedeniyle devlet işlerini ihmal etmekle suçlanmış, bunun üzerine kendisine yöneltilen eleştirilere tepki olarak tahtını Edirne’ye taşımıştır. Osmanlı tarihinin en önemli seyyahlarından olan Evliya Çelebi, Beykoz’u şu satırlarla anlatır: “(…) lebi deryadan bağlar kenarından gitmek üzere Servi Burnun’nun üç bin adım güney tarafında, bir liman-ı âzimin kenarındadır. Sekiz yüz haneli, bağ ve bahçeli, mamur bir kasabadır. Camii, mescidi, hamamı, sibyan mektebi, küçük sokakları, ağaçlarla müzeyyen çarşı ve pazarı vardır. Çarşı ve pazarı çok bakımlıdır. Halkı bahçıvan, oduncu ve balıkçıdır. Ab-ı havası nefistir. İskelesinde bir kılıç balığı dalyanı vardır. Beş altı gemi direğini birbirine bağlayıp denize dikmişlerdir. Karadeniz tarafından kılıçbalıkları geldiğinde direğin tepesindeki âdemler ellerindeki taşları kılıçbalıklarının arkasına doğru atınca balıklar emin yerdir diye liman ağzına doğru girer. Burada ağlara takıldıklarında balıkçılar kayıklarla kılıçbalıklarına yanaşıp kargı ve tokmaklarla bunları avlarlar. Buradan içeride Akbaba, Sultan, Ali Bahadır, Dereseki, Alemdağ, Koyun Korusu, Yuşa Nebi mesireleri vardır.” Merkez Mahallesi İskele Meydanı’nda bulunan diğer bir adı İshak Ağa Çeşmesi olan “Beykoz On çeşmeler”, Osmanlı’dan günümüze kalan şaheser bir çeşmedir. Ünlü Türk Sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’nin deyimiyle “Dünyanın sayılı mimari eserlerinden biri” sayılan On çeşmelerle ilgili Türk edebiyatında şiirler yazılmış, meşhur ressamlarımız tarafından resmedilmiştir. Ünlü ressamlarımızdan İbrahim Çallı’nın “İshak Ağa Çeşmesi” tablosu önemlilerinden biridir.Beykoz On Çeşmeleri, 1159 yılında, Kanuni Sultan Süleyman’ın has odabaşısı Behruz Ağa, Mimar Sinan’a yaptırmıştır. 1746’da da İshak Ağa’nın tamiratı ile günümüzdeki şeklini almıştır. Anadolu Feneri, İstanbul’un Asya yakasında İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’le birleştiği kuzey ucunda Yon (Hrom) Burnu üzerinde bulunan deniz feneridir. Karşısındaki Rumeli Feneri’nden 2 deniz mili uzaktadır. Fenerin bulunduğu köy de aynı isimle ( Anadolufeneri ) adlandırılır.Bulunduğu köye de adını veren fener 1834 yılında kurulmuştur. Kırım savaşı sırasında Fransız ve İngiliz gemilerinin Boğaz’ın ve Karadeniz’in girişlerini görebilmeleri için yapılmasına karar verilen fener 15 Mayıs 1856’de Fransızlar tarafından karşı sahildeki fenerle beraber kule kısmı yapılarak işletilmeye başlandı. 1933’de Fransızlara verilen 100 senelik işletme imtiyazı iptal edildi ve tamamen Türklere geçti. Beykoz neredeyse iki yüz yıllık bir sanayi havzası. 19. Yüzyıl’ın başlarına kadar güzellikleri, sessizliği ve yeşillikleriyle anlatılarda önemli bir mesire yeri olarak yer alan Beykoz ve çevresi Tanzimat sonrası devlet eliyle başlatılan sanayileşme çabalarının görünürlük kazandığı ilk mekânlardan birisi oldu. Kağıt, deri, çuha, mum, cam gibi o dönem öncelikle ihtiyaç duyulan pek çok maddenin imal edildiği fabrikalar bu bölgede art arda kuruldu. Çoğunluğu devlet tarafından kurulan bu “fabrika-i hümayunlar” sayesinde Beykoz ve çevresi Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk sanayi havzasından birisi oldu. O tarihlerden iki binli yıllara kadar bu bölgede hep fabrikalar ve tabii orada çalışan çok sayıda işçi oldu. 1810 yılında tabakhane olarak kurulan Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası İstanbul’un en eski fabrikalarından biridir. Fabrika Osmanlı ve Türk ordusuna ayakkabı deri ürünlerinin tedarikini sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu dönemine (II. Mahmut döneminden imparatorluğun yıkılışına kadar), Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve birçok tarihi olaya şahitlik yapan fabrika 1933 yılında Sümerbank’a devredilmiştir. O zamandan bu yana hafızalarımızda asla eskimeyen sağlam Sümerbank ayakkabıları olarak yer edinen deri kunduralarının üretimini gerçekleştirmiştir. Beykoz Tekel Fabrikası; yabancı bir mimar tarafından (ismi bilinmiyor) projelendirildi ve Cumhuriyetin ilk fabrikalarından biri olarak 1920’li yılların sonunda hizmete açıldı. Fabrika tarihi boyunca hiç zarar etmedi. Hatta kapatıldığı 2000’li yıllarda bile Türkiye’nin içki, ispirto, alkol ihtiyacının çoğunu karşılamıştı. Bölge Sultan Abdülhamid zamanında Organize Sanayi Bölgesi ilan edilmişti ve burada fabrikalar mevcuttu. 1800’lerin sonlarında mum fabrikası olan ve yabancılar tarafından işletilen binayı 1922 yılında Türkler satın almış ve burada içki üretimine başlamışlar. Atatürk’ün çok istediği rakı fabrikası 1929 yılında Hasan Hulki Bey isimli kimyager şahıstan satın alınıp projeler hazırlatılmış ve ek binalar yapılmıştır. Çok geçmeden fabrika Türkiye’nin en büyük ve tüm ihtiyacını karşılayan alkol fabrikası olmuştur.Cumhuriyet döneminde; Şişecam (Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş), Türkiye’nin cam ihtiyacını karşılamak amacıyla İstanbul’un Paşabahçe semtinde 4 Temmuz 1935’te faaliyete geçen bir fabrikadır. Fabrikanın bu semtte kurulmasıyla birlikte Paşabahçe semti cam üretimi ile anılır olmuştur. Boğazın en güzel noktasında, muhteşem doğasıyla yer alan Boğazın İncisi Beykoz bir sanayi şehriydi artık. 2000’li yıllardan sonra fabrikaların kapanması ve taşınmasının ardından ilçemiz, konut, turizm, sağlık ve eğitim bölgesi olarak tanımlanmaya başladı. Belediye yönetimi olarak bölgenin turizm, eğitim, sağlık ve kültür vizyonunu geliştirmeye ve bu doğrultuda projeler oluşturmaya odaklandık. Kanal Riva, Karlıtepe Mesire Alanları, 5’e ulaşan üniversitelerimiz, Beykoz Arena Spor Kompleksimiz, Kılıçlı Film Platomuz ve devam eden bir çok vizyon projemizle ilçemizin geleceğine emin adımlarla yön veriyoruz.

Beykoz Belediyesi – Tüm Hakları Saklıdır.

Çamlica Tepeleri-Üsküdar

Büyük Çamlıca Tepesi İstanbul Anadolu Yakası Üsküdar ilçesi sınırlarında yer alır. Büyük Çamlıca Tepesi (Sefa) denizden 268 m yüksekliktedir ve Nurbaba Tekkesi (Bektaşi) ve TV verici kuleleri burada yer alır. Turing Başkanı Merhum Çelik Gülersoy tarafından restore edilerek halka kazandırılan ve tepede yer alan Büyük Çamlıca tesisler gerek doğal ve manzaralı bir konuma sahip olması gerekse hoş ve temiz havası yüzünden yerli yabancı turistlerin uğrak yeridir. Litolojik Özellikleri[değiştir | kaynağı değiştir] Çamlıca Tepesi monocknod bir tepedir. Litolojik olarak dirençli kayaçlardan oluşmuştur ve şahit tepe karakterindedir. [1] Büyük Çamlıca’da formasyon, şamozit ve bandlı kalker seviyeleri ihtiva eder.[2] Çamlıcalar’ın jeolojisi kompleks bir yapıya sahiptir. İstanbul şehrinin doğu kısmında, Üsküdar-İzmit yolu üzerindeki Kısıklı mevkii ile Çengelköy ve Bekâr deresi arasında bulunmaktadır. [3] Çamlıca bölgesinde yaş ve fasiyes bakımından birbirinden farklı iki seri mevcuttur. Bunlardan birincisi Üst Silüriene ait arkoz(arkoz şistleri, grovak, grovak şistleri) ve kuvarsitlerden oluşmuş olup, sahanın merkezi kısımlarını işgal eder. İkinci seri ise Devonien yaşında kumlu kalker, fosilli killi şistler ve yumrulu kalkerler halinde gelişmiştir.[3] İstanbul çevresindeki tüm tepeler (Çamlıca, Aydos,Adalar) kuvarsitten yapılmıştır. Daha sonra Siluriyen-Devoniyen yaşlı, üste doğru derinleşen, kalın bir karbonat istifi geliyor. Derin denizel karbonatların üzerinde Alt Karbonifer yaşta siyah radyolaryalı çörtler ve daha üstte kalın bir Alt Karbonifer fliş istifi (Trakya Fm)yer alıyor.[4] Gerek Büyükada’da, gerek Çamlıcalar’da ve gerekse Pendik-Gebze bölgesinde Üst Silüriene atfedilen arkoz- grauvak-kuvarsit serisi ile Alt Devonienin kuvarsitik kalkerleri ve fosilli şistleri arasında orojenik bir diskordans gözlemlenmektedir.KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

izmir dış mekanSoğukçeşme Sokağı-Sultanahmet

Soğukçeşme Sokağı İstanbul’un Sultanahmet semtinde yer alan, üzerinde tarihsel evlerin bulunduğu küçük bir sokaktır. Ayasofya Müzesi ve Topkapı Sarayı arasında yer alan bu sokak trafiğe kapalıdır. Soğukçeşme Sokağı adını yine bu sokakta bulunan, III. Selim dönemine ait 1800 tarihli mermer bir Türk çeşmesinden almıştır. Eminönü’nde, Ayasofya Cami ile Topkapı Sarayı arasındaki sur-ı Sultani’ye yaslanmış olan 12 evle, 1 Roma sarnıcının yer aldığı bir sokaktır.[1] Soğukçeşme Sokağı erken dönem bir Bizans su sarnıcı ile yakın zamanlarda ortaya çıkarılan, biri zemine daha yakın, diğeri daha aşağı katta iki sarnıç, sur duvarı, Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemden kalma Osmanlı yapısı iki anıtsal kapı, sokağa adını veren tarihi çeşme, konak hamamı, Naziki tekkesi Şeyhinin konağı, cumbalı ahşap evler biçimde zaman içinde oluşmuştur.[2] Çeşmenin bugünkü durumu bu şekildedir. Çeşme tamamen yenilenmiş, eski kapının iki tarafına birer kapı daha açılmıştır. Burası Gülhane Parkı’nın girişidir. Yol çok dar olduğu için, evler Topkapı Sarayı’nın duvarlarına yapışık olarak inşa edilmişleridir. Yolun sol tarafında, Ayasofya’nın önce kocaman binası, sonra bahçesi yer alır, sağ taraftaki yüksek saray duvarının önüne de bu dizi tarihi evler sıralanmıştır. İstanbul’un bütün özelliklerini taşıyan, bu cumbalı, kafesli evlerin kimisi iki kimisi üç katlıdır. Soğukçeşme Sokağı, doğu ucundaki Ayasofya’nın rokoko uslubundaki kuzeydoğu kapısı ve biraz daha ötedeki Bab-ı Hümayun’la vurgulanır. Bab-ı Hümayun’un batısında, Topkapı sarayın önündeki büyük açık alanda yer alan 18. yüzyıl barok III. Ahmet Çeşmesi, Soğukçeşme Sokağı’nın başını daha da iyi tanımlar. Sokağın batı ucunu, padişahların geçit törenlerini denetlediği, Osmanlı baroğu üslubundeki küçük, çokgen bir pavyon olan Alay Köşkü tanımlar. Sokağa ismini hemen oradaki, 1800’e tarihlenen Soğuk Çeşme verir. Son kazılar, sokağın güney ucunun yakınında, olasılıkla Ayasofya’nın kendisi kadar eski bir Bizans sarnıcını ortaya çıkarmıştır. Ayasofya’nın kuzey doğu kapısına bakan yapının içerisindeki Naziki Tekkesi, Soğukçeşme Sokağı’nın sosyokültürel önemine katkıda bulunmuştu. Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir] Soğukçeşme Sokağının ilk kez 18. yüzyılda biçimlendiği tahmin edilebilir. Bu düşünceyi doğrulayan iki kanıttan biri, bugun İstanbul Kitaplığı olarak yeniden inşa edilmiş olan en büyük parsele sahip evin tapusuna ait araştırmada, 18 Şaban 1198 (7 Temmuz 1784) tarihli eski bir alım satım belgesinin bulunmasıdır. İkinci kanıt, sarnıç cephesine monte edilen ve sokağa adını veren çeşmenin yazıtının 1800 tarihini taşımasıdır. Burada tarihi 18. yüzyıldan daha eskiye giden bir yerleşim olsaydı, bir su hayratının da önceden yapılacak olduğu kabul edilebilir.[1] 1840’lı yıllarda Ayasofya’yı restore etmiş olan İtalyan-İsviçreli mimar Fossati Kardeşler’in, Sultan Abdülmecid’e sunduğu albümde yer alan bir litografyası var. Hem mimar hem ressam olan sanatçının Ayasofya minaresinden yaptığı bir resimde sur önünde yer alan evler görülüyordu. 1840’lı yıllarda Ayasofya’yı restore etmiş olan Fossatini’nin, Sultan Abdülmecid’e sunduğu albümde yer alan bir litografyası vardır. Hem mimar hem ressam olan sanatçının Ayasofya minaresinden yaptığı bir resimde sur önünde yer alan evler görülüyordu. Burada oturan nüfus, karşıdaki Ayasofya ve arkadaki Topkapı Sarayı ile ilgili kişilerdi. Saray kapısı tarafındaki birinci ev Naziki Tekkesi şeyhinin hanesiydi. Zamanla ve özellikle hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınmasından sonra bu sosyal dokuda değişim olmuş İstanbul’un orta sınıf tabakasından diğer aileler de ev sayısı sınırlı olan bu iç sokağa yerleşmişlerdir. Bunlara bir örnek, sokağın ortasında Ayasofya’nın aşevlerinden eski kapısının tam karşısına gelen Türkiye’nin 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün doğduğu evdir. Korutürk’ün babası Şura-yı Devlet azasıydı. Yokuş başındaki sarnıç, tavanına yakın hizada toprak ve moloz dolmuş durumdaydı ve oto tamir atölyesi olarak kullanılıyordu. 20. yüzyılın başına kadar, sadece Soğukçeşme Sokağı’nda değil, Ayasofya’nın arkasında ve hatta önündeki meydanda da evler bulunmaktaydı. 20. yüzyıl başında artan trafik nedeniyle meydanda bulunan evlerde ağır tahribatlar olmuş ve bu evler yıkılmıştır. Fakat Soğukçeşme Sokağı bu trafikten etkilenmediği için bugüne kadar muhafaza edilebilmiştir. Restorasyon öncesi[değiştir | kaynağı değiştir] Gravürlerle ve eski fotoğraflarda belgelendiği gibi, Soğukçeşme Sokağı en azından 19. yüzyılda tipik olmayan bir sokak örtüsünü sergiliyordu. Yalnızca bir yanına evler sıralanmıştı, diğer yanı ise Ayasofya’nın bahçe duvarıydı. Sarayın yüksek duvarlarına yapışık yapılmış evlerin sokağa bakan cepheleri uzun, derinlikleri azdı. Doğrudan Ayasofya’ya bakıyorlardı.[3] 19. Yüzyıl’da İstanbul’a gelen yabancı gezginler ve ressamlar, bu yol ile özellikle ilgilenmişler ve eserlerine geçirmişlerdir. İngiliz ressam Lewis 1830’lu yılların başına ait litografyası, sadece saray yönündeki ilk yapının (Naziki Tekkesi) üstü kireç sıvalı ilk evin bir Anadolu konutu karakterine sahip olduğunu onun devamındaki bütün evlerin bugünkü görünümlerine kavuşmuş olduklarını belgeliyor. Bu bütünlük ve iç tutarlık 1940’lı yıllara kadar değişmeden kaldı. 1950’li yılların sonuna kadar, sokağın eski nüfusu, yani, bina sahibi ya da kiracısı eski aileler burada oturdu. 1950’li yıllardan sonra şehirdeki genel değişim, doğal olarak buraya da yansıdı. Bu bozulma aşağıdaki faktörlere dayanıyordu: Olağanüstü nüfus artışı Değişen kültür faktörü; tutarlı bir uslubu olan eski yapıların yerini, acele ile yapılmış demiri az çimentosu eksik üslupsuz ve çirkin binalar almaya başladı Şehir yönetimlerinin bu patlamaya hazırlıklı olmamaları Bu faktörler sonucunda Soğukçeşme Sokağı 20 yılın içinde çok bozuldu. Bir kısım ahşap evler söküldü, yerlerine beton binalar oturtuldu. Ahşap evler ise, ikisi esasen terk edildiğinden (özellikle Topkapı Sarayı’ndaki ilk ev) çökmüş ve birkaç kalastan ibaret kalmıştı. İlk evin yanındaki arsaya, matbaa kâğıtlarının depo edildiği ve ağır kamyonların girip çıktığı tek katlı bir beton baraka yapılmıştı.[4] Yokuş başındaki sarnıç, tavanına yakın hizada toprak ve moloz dolmuş durumdaydı ve oto tamir atölyesi olarak kullanılıyordu. Burası satın alınıp onarımına geçildiğinde 10 metre derinliğine sahip olduğu görüldü.[5] Malzeme ve yapım tekniği[değiştir | kaynağı değiştir] Soğukçeşme Sokağı’ndaki evler, 18. yüzyılın aksine, 19. yüzyıl özelliklerine uygun olarak daha sade teknikler kullanılarak inşa edilmişleridir. Bu sokaktaki evler 19. yüzyıl geleneksel Türk evlerine uygun olarak ahşaptan yapılmış, cumbalı, kafesli, bazıları iki, bazıları ise üç katlı evlerdi. Saçak ve cumbalar birbirlerine yakın konumlar taşımışlardır. Saçak ve cumbaların yakınlığı yangınların yayılmasına neden olmuştur.[6] Sokaktaki evler, geleneksel Türk Evi karakteristiğini yansıtan renkleri taşımakta idiler. O yüzyılda evler, çoğu kez saman sarısı, tahin rengi, sardunya sarısı, açık mavi ve yeşil renkte idiler.[7] Evlerin ahşap olması nedeniyle ile yangınlar kısa bir süre içinde evlerin yapılmasını zorunlu hale getiriyordu. Zaman içinde evler durmadan yeniden yapılıyordu. Bu durum sadece Soğukçeşme Sokağındaki evlerin yanında İstanbul’un tamamına ait bir özellikti. Yine yapıda kullanılan ahşap, dayanıksız bir yapı malzemesi olduğundan, evler çok çabuk yıpranıp eskiyorlardı.[8] Sarnıcın içindeki su toplama bölümü düzgün dikdörtgen planlı ve 16.30×10.75 metre ölçülerindedir. Önünde bir seki bulunan girişi batı kısa kenarında yer almaktadır. İki sütun sırasından oluşan altı sütunlu bir yapıdır. Kalın gövdeli mermer sütunların başlıkları çok sade ve kesik piramidal biçimli, masif bloklardır. Boyutlarının ve biçimlerinin birbirinden farklı oluşu, bunların toplama malzeme olduğunu göstermektedir. Bunlarla bağlantılı olan kemerler, pandantifler vasıtasıyla örtü sisteme ulaşır. Sarnıcın yüksekliği 12 metre olup bunun 3 metresi bugünkü toprak seviyesinden yukarıdadır. Bu seviyede açılmış olan, güney duvarındaki 4 tane pencere ve kuzey duvarındaki 3 menfez vasıtasıyla aydınlanmaktadır. Doğu duvarı oldukça geniş iki niş ile hareketlendirilmiş olup, bazı kemer bağlantıları ile sarnıç batıdan ve kuzeyden mekân parçalarıyla bağlanmıştır. Tüm duvar, kemer ve tonozlar harç tuğla işçiliğine sahiptir. Destek sistemi ise mermerdendir. Restorasyonun amacı[değiştir | kaynağı değiştir] Restorasyon yapılmasındaki amaç, yörenin sıhhileştirilerek tarihsel mimari bütünlüğü içinde turizme ve kültür eylemlerine yönelik yeni bir işlevsel kullanıma kavuşturulmasıdır. Soğukçeşme Sokağı çevresindeki eski konutların sıhhileştirilerek turistik kullanıma açılması İlke olarak onaylanmış ve bu önerinin gerçekleşmesine ilişkin fiziksel çözüm esaslarının, yapıların biçimleniş özelliklerinden yörenin yeni trafik düzenine kadar uzanan bir dizi kararı içerecek biçimde ve çevre bütünü içinde geliştirilmesi istenmiştir. Genel önerilerin oluşturulması için: Yapılar mimari – arkeolojik değerlerle ilgili genel tespitler ve envanter çalışması, Genel işlevsel kullanış tespitleri, Ulaşım düzeni ve ilişki tespitleri gibi özelliklerin saptanması ve bunların değerlendirilmesiyle işlev, koruma ve yapılanma ile taşıt trafiği ve yayalaştırma olanakları açısından genel öneriler, çalışmanın ilk aşamasını oluşturmuştur. Sokak üzerinde kalan sınırlı sayıdaki ahşap ev, hem barınma koşullarını hem fiziksel koşulları açısından en düşük düzeyde varlığını sürdürmektedir. Bunlar, bir iki istisna dışında görkemli soylu konakları değil, kökenler bakımından da “sıradan” yapılardır. Ancak sırtlarını Sur-u Osmani’ye dayamış bu yapılar, diğer yanını Ayasofya Külliyesi’nin teşkil ettiği Soğukçeşme’ye olağanüstü bir pitoresk ve tipik bir Osmanlı sokağı görünümünü verecek niteliklere ve bütünlüğe fazlasıyla sahiptir. Koruma ve yenileştirme önerilerinde, yörede gözlemlenen ve sayısal verilerle kanıtlanan turizme yönelik kullanım gelişmelerine öncelik verilmiş, yeni çevre oluşumu için önerilen açık ve kapalı morfolojik mantığa uygun çözüm esasları aranmıştır.[9] Malzeme ve teknikler[değiştir | kaynağı değiştir] Yapıların biçimlenmesinde, yörenin birinci derecedeki tarihsel niteliği de göz önünde tutularak boyut ve malzeme özellikleri açısından olsun, kat kullanımları ve bu kullanımların cepheye yansıması açısından olsun var olan dokuya özgü niteliklere çok yakından bağlı kalan, süreklilikleri koparmayan, çağdaş ama yumuşak bir mimari dil benimsenmiştir. 1985-1986 yılları arasında Ayasofya ile Topkapı Sarayı’nın duvarları arasındaki bütün binalar yıkıldı ve yeni tasarımlara göre, göz tırmalayan çağdaş öğeler “düzeltilerek” ve evler arasındaki boşluklar aynı görünümlü yapılarla doldurularak yeniden yapıldı. Yeni yapılar, yasaya uygun tuğla dolgulu betonarme karkastır ve ahşap giydirilmiştir. 19. yüzyıl gezginlerinin anlattıklarından esinlenilerek pastel renklere boyanmıştır. 1985 yılına kadar oto tamirhanesi olarak kullanılan su sarnıcında 1985-1987 arasında yapılan çalışmalarla zaman içinde dolan 7 metre yüksekliğindeki toprak tabakası temizlenerek, asıl zemine inilmiş, duvar ve örtü sistemi pekiştirilmiştir. Bu çalışmalar sırasında yapının orijinal hali korunmuş, sadece kuzey duvarına bitişik bir şömine ilave edilmiştir. Sarnıç halen taverna olarak kullanılmaktadır. Mobilya ve renkler[değiştir | kaynağı değiştir] Evlerin içindeki odaların dekorasyonunda farklı farklı renkler kullanılmış, burdan yola çıkılarak sarı oda mavi oda gibi isimler verilmiştir. Dekorasyonu 19. yüzyıl İstanbul modasına göre yapılmıştır. Genellikle pastel renkli, kadife ve ipekten oluşmuş döşemelikler kullanılmıştır. Sarnıcın dekorasyonunda ise ortaçağ hissi vermesi için masif ahşap masalar ve sandalyelerle, demirden avize ve şamdanlar kullanılmıştır. Proje Mimarları[değiştir | kaynağı değiştir] Sarnıç: Mustafa Pehlivanoğlu Kitaplık: Hüseyin Başçetinçelik ve Hatice Karakaya 1.Pansiyon: Alpaslan Koyunlu 2.Pansiyon: Han Tümertekin ve Reşit Soley 3.Pansiyon: Ülkü Altınoluk 4.Pansiyon ve Devamı: Mustafa Pehlivanoğlu Taşeron Müteahhit: Muharrem Armağan Yapıların bugünkü işlevi[değiştir | kaynağı değiştir] 1986 yılında yeni haliyle açılan sokak, 10 mimara projelendirilmiş olarak saray yönünden girişte, sağ kolda 9 binada, pansiyon tipi oteli, 1 kitaplığı ve lokanta haline getirilen sarnıcı içerir. Yokuşta sarnıçtan sonra yine sağda, bir personel evi ve ona bitişik, ancak dıştan kurumca onarılmış özel mülkiyete kalan eski bir ev vardır. İnişte sol kolda bir dönümlük arsada kısmi betonlamalarla “mail-i inhidam” hale gelmiş eskiden konak olan 4 katlı bir bina bulunmaktaydı. Aynı arsada bir de Roma dönemi eseri olması gereken ve solda, içeride iki kolonun taşıdığı tonozlar içinde güzel bir taş oda ile sağdan bir merdivenle inilen derin bir mekân keşfedilmiştir. Burası iç diyaframlarla bölünmüş olduğu için bir sarnıç olması ihtimali de zayıftır. Derindeki mekân kurumca zemine sac tanklar konularak su deposu yapılmış, soldaki tipik ve güzel taş oda ise onarılarak “bar” haline getirilmiştir. “mail-i inhidam” ve betonlaşmış bina ise sökülerek ve bir üst katı projeye konuşmayarak eski fotoğraflarının belgelediği konak görüntüsü ile yenden inşa edilip 1994 yılında otel olarak açılmıştır. İnişte ve solda bu bahçeden sonra yer alan bir beton yapı, ahşap kaplanıp panjurlanarak çevreye uyumu sağlanmıştır. Ondan sonra inişte, solda, harap haldeki 3 ahşap yanı da durmaktadır KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

istanbul düğün çekimiÇırağan Sarayı-Beşiktaş

Çırağan’ın bugün Beşiktaş ve Ortaköy arasında bulunan yeri 17. yüzyılda “Kazancıoğlu Bahçeleri” diye bilinirdi. 18. yüzyılda Beşiktaş kıyılarını süsleyen denize nazır saraylar ve bahçeler Lale Devri diye bilinen ‘Çiçek ve Müzik Aşkı’ döneminin en önemli simgelerinden sayılmıştır. Bu dönem, bir eğlence olduğu kadar bir kültür parlaklığı devriydi. Dönemin hükümdarı olan III. Ahmed buradaki mülkünü gözde Vezir-i Azam’ı İbrahim Paşa’ya hediye etmiş ve ilk yalı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından eşi Fatma Sultan (III. Ahmed’in kızı) için inşa ettirilmiştir. Kendisi burada Çırağan Şenlikleri denilen meş’ale şenliklerini düzenletmiştir. İşte bu olaylar dolayısıyla bu alan Farsça’da ışık anlamına gelen ‘Çırağan’ ismiyle anılmaya başlanmıştır. Sultan II. Mahmud 1834’te bu alanı yeniden yapılandırma kararı alır. Önce mevcut olan yalıyı yıktırır. Yapının etrafında bulunan okul ve cami ortadan kaldırılır ve mevlevihane yakında bulunan bir yalıya nakledilir. Yeni saray için büyük ölçüde ahşap kullanılır gibi görünmesine rağmen esas bölümün temelinin yapımında tamamen taş kullanılmıştır. 40 adet sütun dikilerek klasik bir görünüm verilmiştir. 1840’da Çırağan Sarayı Abdülmecid 1857’de Sultan II. Mahmud’un yaptırdığı ilk sarayı yıktırmış, batı mimarisi tarzında bir saray yaptırmayı planlamış ancak 1863’te vefat ettiğinden ve parasal sıkıntılar yüzünden sarayın yapımı yarım kalmıştır. Abdülaziz, yeni sarayın inşaatını 1871’de tamamlatmış ancak stil olarak batı değil, doğu mimarisi seçilmiş ve Kuzey Afrika İslam Mimarisi uygulanmıştır. Sarayın müteahhitliğini Sarkis Balyan ve ortağı Kirkor Narsisyan yapmıştır. Eski Çırağan Sarayı’nın tahta binası yıkılarak yerine yenisinin taştan temelleri konmuştur. Sarayın paha biçilmez işlemeli kapılarından bin altın değerinde olan biri Vortik Kemhacıyan’ın elinden çıkmış. Sultan II. Abdülhamid bu kapılardan bir tanesini, onları çok beğenen dostu Almanya İmparatoru Kayzer II. Wilhelm’e armağan etmiştir. Dünyanın her yanından nadide mermer, porfir, sedef gibi maddeler getirtilerek sarayın yapımı için kullanılmıştır. Yalnız sahil inşasında 400.000 Osmanlı lirası harcanmıştır. Yapımına 1863’te başlanan Çırağan Sarayı 1871’de bitirilirken 2,5 milyon altın harcanmıştır. Son kez 1876 yılının Mart ayında buraya gelerek bir süre dinlenen Sultan Abdülaziz, halk arasında Beşiktaş Mevlevihanesi’nin yıktırılarak saray arsasına katılmasının uğursuzluk getireceği gibi söylentiler çıkması üzerine Çırağan Sarayı’nı terk ederek Dolmabahçe Sarayına yerleşmiştir. Sultan Albdülaziz’in yeğeni olan V. Murad 30 Mayıs 1876’da padişah olmuş, 31 Ağustos 1876’da tahttan akli dengesini yitirdiği için indirilmiş ve bugün Beşiktaş Lisesi olarak kullanılan Harem binasına nakledilmiştir. 29 Ağustos 1904 tarihinde de bu ikametgahında vefat etmiştir. 1909’da Çırağan Sarayı yangını Dosya:İstanbul – Çırağan Sarayı – Şubat 2013.ogv Çırağan Sarayı’nın İstanbul Boğazı’ndan görünümü (Şubat 2013) 14 Kasım 1909’da Çırağan Sarayı Meclis-i Mebusan Binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde sarayda II. Abdülhamid’in büyük sanat koleksiyonundan Rembrandt ve Ayvazovski’nin eserlerine yer verilmiştir. 20 Ocak 1910 yılında Meclis-i Mebusan Salonu’nun üst bölümünde ve çatı katındaki kalorifer bacasından çıkan bir yangınla saray 5 saat içerinde yanmıştır. Çok değerli antikalar, II. Abdülhamid’in özel koleksiyonu ve V. Murad’ın kütüphanesi de yanarak kül olmuştur. I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgal altında bulunduğu dönem içerisinde Çırağan Sarayı harabeleri ‘Bizo Kışlası’ ismiyle bir Fransız istihkam kıtası tarafından kullanılmıştır. 1930’da Saray’ın bahçesi, Beşiktaş Futbol Kulübü tarafından ulu ağaçlar kesilerek Şeref Stadyumu adıyla bir futbol sahası haline getirilmişti. Daha sonradan da Prof. Bonatz ve ünlü Türk mimarı Prof. Sedat Hakkı Eldem tarafından, buraya turistik bir otel yapılmak üzere tetkiklerde bulunulmuştur. 1946 yılında Saray’ın bodrum katında bulunan Mevlevi dervişlerine ait mezarlar, bir istihkam yüzbaşısının altın aramak için yaptığı kazılarda tahrip edilmiş aynı yıl içerisinde Saray çıkarılan bir kanunla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bırakılmıştır. 1987 yılında otel olarak kullanılmak amacıyla Japon Kumagai Gumi ve Türk Yüksel İnşaat tarafından restorasyonuna başlanmış, 1990 yılında otel 1992 yılında ise Saray hizmete açılmıştır. Uzun süren tasarım ve inşaat çalışmaları sonrasında “Çırağan Sarayı Oteli” 1990 yılında açıldı. Tarihi Saray ise kapılarını 1992 yılında açtı.[2] Saray’da bundan sonra yapılan renovasyon ise 20 Nisan 2006’da bitirildi ve Saray süitleri tamamen yenilendi. Değerlendirme[değiştir | kaynağı değiştir] Haliç ve Boğaziçi’nin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray, köşkleri ve yapıtlar için tahsis edilmişti. Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur. Büyük bir saray olan Çırağan’da 1910 yılında yanmıştı. Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimarı Sarkis Balyan’a yaptırılmıştı. 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı. Yapımı için Avrupa devletlerinden borç alınmıştır. Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları zengin döşenmiş, mekânlar tamamlardı. Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü. Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan da birçok önemli toplantıya mekân olmuştu. Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi. Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile bir sahil oteline dönüştürülmüştür. Günümüzde birçok sosyal aktiviteye ev sahipliği yapmaktadır. Yine birçok basın ve halkla ilişkiler ajansı tarafından hemen her gün bir başka basın toplantısına da ev sahipliği yapar. KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Emirgan Korusu-Sarıyer

Emirgân Korusu, İstanbul’da Sarıyer ilçesi’nde yer alan bir korudur. İstanbul Boğazı kıyılarında, Emirgân-İstinye semtleri arasında yer alır. İstanbul Boğazı kıyısında, 47,2 hektarlık bir alanda sırtlar ve yamaçlar üstüne yayılmıştır. Çevresi yüksek duvarlarla çevrilmiş durumdadır. Koru, 17. yüzyılda Osmanlı padişahı IV. Murad tarafından İranlı Emir Güne Han’a armağan edilmiştir. Daha önce Feridun Bahçeleri olarak anılan bölge bundan sonra Emirgân Korusu olarak anılmaya başlanmıştır. Yüzyıllar boyunca pek çok kez el değiştirmiş, 19. yüzyılda Osmanlı Padişahı Abdülaziz tarafından Mısır Hıdivi İsmail Paşa’ya verilmiştir. 1871-1878 yılları arasında koru içinde 3 köşk yaptırılmıştır. Günümüze de ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk olarak adlandırılmaktadır. 1940 yılında dönemin İstanbul belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın girişimiyle kamulaştırılıp park olarak düzenlenerek halka açılmıştır. 2006 yılından itibaren her yıl nisan ayında Lâle Festivali düzenlenmektedir.KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Sirkeci Tren Garı-Sirkeci

Sirkeci Garı, II. Abdülhamit devrinde İstanbul’un Avrupa Yakası’nda inşa edilen tren garıdır. TCDD’nin, Haydarpaşa Garı ile birlikte İstanbul’daki iki ana istasyonundan biridir. Kısa süre önce İBB’ye devredilmiştir.[ Sirkeci Garı’nın bulunduğu yerde daha önce geçici olarak yapılan küçük bir istasyon mevcuttu. Alman mimar August Jachmund tarafından planı çizilen şimdiki gar binasının yapımında granit mermer ve Marsilya Aden’den getirilen taşlar kullanılmıştır. 11 Şubat 1888 günü temeli atılan[2] gar, 1890’da tamamlanmış ve binanın açılışını 3 Kasım 1890’da II. Abdülhamid adına Ahmed Muhtar Paşa yapmıştır.[3] Binanın yan cephesinde garın hizmete girdiği tarih, hem rumi takvime hem de miladi takvime göre yazılmıştır. İnşa edildiği yıllarda denize çok yakın olan Sirkeci Garı’nın çevresi zaman içinde büyük bir değişime uğramıştır. Garın lokantası 1950’li ve 1960’lı yıllarda tanınmış yazar, gazeteci ve diğer şahısların buluşma noktası olur. Paris’ten kalkan Şark Ekspresi uzun yıllar bu istasyona yolcu indirmiş ve buradan yolcu almıştır. Saat kuleleri[değiştir | kaynağı değiştir] Saatin günümüzdeki hâli Binanın ön cephesindeki anıtsal giriş kapısının iki tarafından yer alan saat kuleleri yukarıdan aşağıya doğru daralan taş kaide üzerinde yer almakta ve üç cephesinde Paris’ten getirilen kare kadranlı saatler yer almaktadır. Saatlerin biri halen çalışmakta olup diğeri son restorasyon sonrasında çalışmamaktadır[4] KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Gülhane Parkı-Eminönü

Gülhane Parkı, İstanbul’un Fatih ilçesinin Eminönü semtinde yer alan tarihî bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır. Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı’nın dış bahçesiydi ve içinde bir koru ve gül bahçelerini barındırırdı. Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımı olan Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839’da Abdülmecit döneminde Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunmuştur ve bu nedenle Gülhane Hatt-ı Hümayunu da denir.[1] İstanbul şehremini operatör Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirildi ve halka açıldı. Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri vardır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol geçer. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi bulunmaktadır. Boğaza doğru kıvrılarak inen yokuşun hemen sağında bir Aşık Veysel heykeli, yokuşun sonuna doğru biraz üst kısımda ise Romalılardan kalma Gotlar Sütunu vardır. Sarayburnu Parkı kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı. Sarayburnu kısmında Atatürk’ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Heykel, Avustralyalı mimar Kripel tarafından yapılmıştır. Atatürk, halka latin harflerini halka ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk’ün naaşı Ankara’ya gönderilirken, İstanbul’daki son tören Gülhane Parkı’nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 tarihinde yapıldı. Tabut, top arabasından 12 general tarafından alınarak Yavuz zırhlısına götürülmek üzere rıhtımdaki bir dubaya yanaşan Zafer destroyerine konuldu. Yeniden onarımı[değiştir | kaynağı değiştir] Yıllardır çok kötü ve harap bir şekilde bulunan park[kaynak belirtilmeli] 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, eski görkemli günlerini aratmayacak bir duruma getirildi. İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi[değiştir | kaynağı değiştir] Ayrica 25 Mayıs 2008’de Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası’nda, İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi hizmete girmiştir.KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Haydarpaşa Tren Garı-Kadıköy

Haydarpaşa Garı, 1908’de İstanbul – Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edilen tren garıdır. Gar, TCDD’nin ana istasyonudur. İstanbul’un Anadolu yakasında, Kadıköy’de bulunur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Bağdat Demiryolu yanında İstanbul-Şam-Medine (Hicaz Demiryolu) seferleri de yapılmaya başlanmıştır. Devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit döneminde, 30 Mayıs 1906 tarihinde yapımına başlanmıştır. 19 Ağustos 1908 tarihinde tamamlanıp hizmete girmiştir. Bir rivayete göre binanın bulunduğu sahaya III. Selim’in paşalarından Haydar Paşa’nın adı verilmiştir. Binanın inşaatı, Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketi gerçekleştirmiştir. Ayrıca bir Alman’ın teşebbüsüyle garın önünde mendirek inşa edilerek Anadolu’dan gelecek veya Anadolu’ya gidecek vagonların ticari eşyasını yükleme ve boşaltma işlevi için tesisler yapılmıştır. İki Alman mimar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından hazırlanan proje yürürlüğe girmiş, garın yapımında Alman ustalarla İtalyan taş ustaları birlikte çalışmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında gar deposunda bulunan cephanelere 1917’de yapılan bir sabotajla çıkan yangın sonucu binanın büyük bir bölümü hasar görmüştür. Yeniden onarılan bina bugünkü şeklini almıştır. 1979’da Haydarpaşa’nın açıklarında Independenta adlı tankerin bir gemiyle çarpışması sonu meydana gelen patlamadan ve sıcaktan dolayı binanın O Linneman adlı ustanın yaptığı kurşun vitrayları hasara uğramıştır. 1976’da aslına uygun olarak yeniden geniş çapta onarılmış ve 1983’ün sonunda dört dış cepheyle iki kulenin restorasyonu tamamlanmıştır. 28 Kasım 2010 tarihinde çatısında çıkan ağır yangından dolayı çatısı çökmüş ve 4. katı kullanılamaz hale gelmiştir.[1] Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi kapsamında Istanbul-Eskişehir bölümündeki demiryolu çalışmaları nedeniyle, 1 Şubat 2012 tarihinden itibaren 24 ay süreyle ülke çapındakı tren seferlerine ara verildi.[2] Çatı saati[değiştir | kaynağı değiştir] Garın çatısında bulunan saat Anadolu’daki benzer birçok çatı ve cephe saatinin aksine 1908 yılında yapının kendisiyle birlikte tamamlanmıştır.[3] Barok süslemeli alınlıkta yer alan saat dairesel bir kadrandan ibarettir. Saatin orijinal mekanizması korunmakla birlikte kadrandaki Doğu Arap rakamları Harf Devrimi ile birlikte Arap rakamları ile değiştirilmiştir KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Hidiv Kasrı-Beylerbeyi

Hıdiv Kasrı, İstanbul’un Beykoz ilçesinde Çubuklu sırtlarında bir yapıdır. 1907 yılında Mısır’ın son hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından İtalyan mimar Delfo Seminati’ye yaptırılmıştır. Dönemin mimari modasına uygun olarak art nouveau tarzındadır. Hıdivlik makamı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır valilerine verdiği unvandır. Osmanlı’nın Mısır valilerinden olan genç yaştaki “Hıdiv Abbas Hilmi Paşa”‘nın, 19. yüzyılın sonlarında, Mısır’daki İngiliz nüfuzunu kırabilmek ve Osmanlı Devleti’nden destek sağlayabilmek için uzun süreli İstanbul’da kalması gerekti. Bunun üzerine, 1903 yılında günümüzde kasrın bulunduğu yerde bulunan iki ahşap yalı satın aldı. Abbas Hilmi Paşa bir süre sonra yalılarının arkasındaki ağaçlık yamaçları ve üst düzlüğü kapsayan 270 dönümlük bahçeyi de aldı. Ahşap yalıları yıktıran Abbas Hilmi Paşa, 1907 yılında, 1000 m² alan üzerine, İtalyan Mimar Delfo Seminati’ye, o devrin mimari modasına uygun olarak Art Nouveau tarzında görkemli bir kasır ve üzerine İstanbul Boğazı’nı gören kule inşa ettirdi. Mısır’ı işgal eden İngilizler, ülkeye krallık sistemini getirerek, Abbas Hilmi Paşa’nın Hidivlik unvanını elinden aldı. Abbas Hilmi Paşa, tahttan düşürülmesi üzerine İsviçre’ye yerleşerek (ya da sürgüne gönderilerek) burada yaşamını sürdürdü. Paşa’nın ailesi ise Hidiv Kasrı’nda 1937 yılına kadar kaldı. Aynı yıl, İstanbul Belediyesine Hidiv Kasrı’nın satışı gerçekleştirildi. Kasrın akşam görüntüsü Uzun süre bakımsız kalan kasır, 1984 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu adına Çelik Gülersoy tarafından restore ettirildi ve bir süre otel olarak hizmet verdi. 1994-1996 yılları arasında yeniden restore edilen Hidiv Kasrı’nın işletmeciliği, 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kuruluşu olan Beltur’a geçti. Şu anda lokanta ve sosyal tesis olarak kullanılmaktadır. Kasrın bir yüzündeki İstanbul ‘un en büyük gül bahçelerinden olan dış mekanı ve tarihi iç mekanında ayrıca düğün gibi organizasyonlar da düzenlenmektedir. Arkasındaki koruluk ve dik yürüyüş yolu ise spor ve yürüyüş yapanlarca değerlendirilir. Kasrın mimari olarak, Osmanlı mimarisinin dışında, batılı tarzı (art nouveau) vardır. Ana girişin ortasında mermerden ihtişamlı ve anıtsal bir çeşme vardır. Tavanı çatıya varıncaya kadar yükselir ve vitrayla kaplıdır. İçinde çeşitli yerlerinde zarif çeşme ve havuzlar vardır. Bina plan olarak, salonlar arasındaki bağlantılar aracılığıyla havuzun etrafında bir daire çizmektedir. Bu daire sadece giriş holü tarafından kesilmektedir. Bu holdeki tarihi asansör dikkat çekici başka bir detaydır. Üst katta ise özel odalar bulunmaktadır. KAYNAK : Vikipedi, özgür ansiklopedi

Ihlamur Kasrı-Beşiktaş

Ihlamur Kasrı Beşiktaş ve Nişantaşı arasındaki vadide yer alan Ihlamur Mesiresi’ndeki kasırdır. Buraya Abdülmecit tarafından Nigoğos Balyan’a “Merasim Köşkü” ile “Maiyet Köşkü” olarak adlandırılan iki kasır yaptırılmıştır. Bunlardan Merasim Köşkü, asıl Ihlamur Kasrı’dır. Yüksek bir subasman üzerine tek kattan oluşan dikdörtgen planlı köşk, kesme taştan inşa edilmiştir. Merasim Köşkü’nün biraz ilerisinde bulunan Maiyet Köşkü daha sade bir yapıdır, iki katı olan bu yapıda, giriş cephesinde iki kollu bir merdiven bulunmaktadır. Girişin ortasında bir hol ve merdivenler ile köşelerde 4 adet oda yer almaktadır. Bugün, çevresinin gürültü ve karmaşasından kendini yüksek duvarlarla koruyan Ihlamur Kasrı çok eskilerden bu yana Ihlamur Mesiresi adıyla anılan bir dinlenme alanının içinde kurulmuş iki yapıdan oluşur. Havuzlu Ihlamur Mahalli, Muhabbet Bahçesi ve Hacı Hüseyin Bağı adlı üç bölümden meydana gelen bu dinlenme alanının, Sultan III. Ahmet döneminde (1703-1730) bir “hasbahçe”ye dönüştürüldüğü, I. Abdülhamit (1774-1789) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerindeki düzenlemelerden sonra XIX.’ncu yüzyılın ilk yarısında Sultan Abdülmecit’in de ilgisini çektiği bilinmektedir. Sultan burada bulunan sade bir bağ evine sık sık gelerek dinlenir, bazı konuklarını, bu arada ünlü Fransız şairi Lamartine’i burada kabul ederek görüşürdü. Daha sonra da bu sade ve küçük kasrın yerine 1849-1855 yılları arasında, bugün bulunanları yaptırdı. Yapılardan biri Merasim Köşkü (törenler için düşünülmüş ve kullanılmıştır.) öbürüyse Maiyet Köşkü (Sultanın maiyeti, kimi zaman da haremi için kullanılmıştır) adlarıyla anılmış, ikisine birden de Ihlamur Kasrı (ya da kasırları) adı verilmiştir. Maiyet Kasrı olarak tanınan, diğerine göre daha küçük boyutdaki yapıysa, dış süsleme açısından daha yalın olmakla birlikte benzer anlayıştadır. Bu yapının iç süslemeleri de oldukça yalın biçimde ele alınmıştır. Sultan Abdülmecit’in genç yaşta ölümünden sonra, Sultan Abdülaziz, ağabeyinin sevdiği bu yapılara ve çevreye fazla olmamakla birlikte ilgi gösterir, meraklı olduğu horoz ve koç döğüşleriyle, güreşlerin bazılarını bu bahçede yaptırırdı. Sonraları V. Mehmet Reşat, sık sık buraya gelip dinlenmiş, onun zamanında İstanbul’u ziyaret eden konuklardan Bulgar ve Sırp Kralları 1910’da burada ağırlanmıştır. KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Kamondo Merdivenleri-Beyoğlu

Kamondo Merdivenleri İstanbul’un Galata semtindeki Bankalar Caddesi ile Banker Sokağı’nı birleştiren art nouveau üslûplu merdivenlerdir. 1850’li yıllarda yapılan merdivenler bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo Ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. O zamanlar Banker Sokağı da Rue Camondo Kamondo Sokağı) olarak bilinmekteydi.

KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Maçka Parkı-Maçka

Maçka Demokrasi Parkı, İstanbul’da, Kadırgalar Vadisi’nde (Harbiye Kongre Vadisi) üzerine kurulu park. Dolmabahçe, Maçka, Nişantaşı ve Harbiye arasındaki geniş bir alanı kaplar. Maçka Demokrasi Parkı Nişantaşı Girişi Maçka Demokrasi Parkı’nın içinde iki spor aletleri parkı, iki cocuk oyun alanı, iki kahvehane ve lokanta, bir yapay ada ve iç içe toplam dokuz yapay havuz bulunmaktadır. Özellikle günbatımında ve karlı havalarda amatör ve profesyonel fotoğrafçıların sıkça uğradığı yerlerinden biridir. Maçka Demokrasi Parkı, bitki örtüsü bakımından zengin parklardan biridir. Parkta Ihlamur, Kavak, Gürgen, Kestane, Meşe, Akasya, Çınar, Şimşir, Kızılağaç, Ceviz ve Dışbudak ağaçlarının dışında yüzlerce çeşit bitki bulunur. Çevresinde Hilton Oteli, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, Maçka Silahhanesi (İTÜ Maçka Yerleşkesi) ve Vodafone Arena gibi yapılar yer alır. Hâlen Maçka Demokrasi Parkı’nın bulunduğu vadi ile ilgili ilk bilgilere 19.yy’ın ortalarında rastlanır. Sık ağaçlıklı küçük kulübelerle bezenmiş ve yanından dere akan bir vadi olarak tanımlanan bu bölgenin at sürme, piknik ve mesire alanı olarak kullanıldığı sanılır. yine bu dönemlerde parkın yanında akan nehirde kayık gezileri düzenlendiğine dair bilgiler yer alır. Bugünkü Teşvikiye Camii ve Nilüfer Hatun İlköğretim Okulu’nun bulunduğu alanda yer alan Nilüfer Hatun Konaklarına ve çevresine gelenlerin bu vadiden geçtikleri, burada mola verdikleri ve dereden su içtikleri belirtilmektedir. 1970’li yılların başında bu alan özellikle evsiz insanların uğrak ve kalacak yeri olarak kullanılması nedeniyle korkulan bir bölge olmuştur. Harbiye ‘de bulunan Artigiana Düşkünler Evi ‘nden kaçan cocukların burada yaşamaya başladıkları ve özellikle geceleri etraftan geçen insanları korkuttukları dilden dile yayılmıştır. Maçka Demokrasi Parkı’ndan bir görüntü. Halkın şikayetleri üzerine burada geniş çaplı bir ıslah çalışması yapılmış ve Cadı Evleri olarak kabul edilen daha çok evsiz insanların barınak olarak kullandığı kücük kulübeler yıkılmıştır. 1990’lı yılların başında yanından kanalizasyon deresi akan ormanlık bir alan olarak göze çarpan[kaynak belirtilmeli] ve halk arasında sevgililerin buluştuğu “aşk parkı” olarak adlandırılan bu bölge 1993 yılında restore edilmiş ve adına “Demokrasi” kelimesi eklenmiştir. Beyoğlu Evlendirme Dairesi ile parkı birleştiren bir teleferik inşa edilmiştir. Park bu tarihten sonra da bir takım değişiklikler geçirse de genel görünümünü korunmuştur. Maçka Demokrasi Parkı’nda özellikle son zamanlarda[kaynak belirtilmeli] çöp sorunu ortaya çıkması üzerine bu sorunun nedeni olduğu düşünülen parktaki iki halı saha yıkılmış ve yerlerine spor aletleri alanı yapılmıştır. Ayrıca parkta evsiz insanların barınmaması ve gezenlerin rahatsız olmaması amacıyla polis devriye gezmektedir. Üstünden teleferik hatlarının geçtiği içinde spor aletleri alanları, cocuk parkları ve sıralı havuzlar bulunan park İstanbul ‘un en çok ziyaret edilen alanlarından biridir. KAYNAK :Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mihrabad Korusu-Kanlıca

Mihrabad Korusu, İstanbul’ul Beykoz ilçesinde Kanlıca’da yer alan bir korudur. Sultan II. Abdülhamit Han’ın Berlin Büyükelçisi Sadullah Paşa’nın eşi Necibe Hanım tarafından Mısır’lı Abbas Halim Paşa’nın kızı Rukiye Hanım’a yüzgörümlüğü olarak hediye edilmiştir.[1] Birçok sanataçıya ilham veren koru Nezahat GökyiğitMiniaturk-Kağıthane KAYNAK : Vikipedi, özgür ansiklopedi

Florya Sosyal Tesisleri-Florya

Botanik Bahçesi-Ataşehir

Otağ Tepe Tema Vakfı-Kavacık

Prens Adaları-Adalar

Rahmi Koç Müzesi-Beyoğlu

Salacak Sahili-Üsküdar

Selami Çeşme Parkı-Kadıköy

Yıldız Korusu-Beşiktaş

Evcik Sahili-Çatalca

İnceğiz Mağaraları-Çatalca

At Meydanı-Eminönü